Son Attırık

Biliyordum. Şu hasta vücudum yeni attırmış bir barrak gibi pörsüyüp, yuvasından su birikintisine düdüşerek rüzgarda kalan yeni doğmuş bir fare yavrusu gibi ditremeye başladığında ve sulu zatülcempten muzdarip ciğerlerimin arasında kötüne kalem sokulmuş bir serçe gibi umarsızca çırpınan yüreğim bana o kaçınılmaz neticenin çok yaklaştığını haber verdiğinde, tekrar bu parka geleceğimi biliyordum…

Oysa başlangıçta her şey ne kadar da güzeldi. Nalân’ı işte tam şu karşımdaki bankta otururken gördüğüm an tüm bedenimden bir anda fikime akan enerjiyle yüreğim hoplamış, fikim pit pit atmaya başlamıştı. Hemen karşısındaki, şu an oturduğum bu banka oturdum. Onun o süt bacaklarına ve kazağı zorlayan memelerine baktıkça fikim çılgınca zonkluyor, ruhum da tıpkı sürttürecek sert bir zemin arayan barrağım gibi çocuksu bir heyecanla dolup taşıyordu. Gözlerim onun kiraz dudaklarıyla heybetli kâsesi arasında gidip gidip geliyordu…

Tanrım… O kâseye her gün sabah güneşi üzerimize doğarken şaklatabilmek için neler vermezdim… Her akşam o fikime sarılmış uyurken ben onun masum yüzünü seyretsem… Doğum gününde “Bana ne aldın?” dese, ben de “Kapa gözlerini” deyip fikimi avucuna yerleştiriversim… O domalmış dururken “Yine yaramazlık yaptın di mi, seni gidi senii…” deyip fikimle şap şap diye şakacıktan kaba etlerine vursam, o da “ki ki ki” diye kıkırdasa…

İşte tam da böyle saadet hayalleri kurarken o bütün kötülükleri başlatan adam geldi… Fütursuzca Nalân’ın yanına oturdu ve Nalân’a saati sordu. Nalân saatine bakıp “On dört Otuz bir” dedi. Birlikte kıkır kıkır güldüler. Sonraki konuşmalarını ise hiç anlayamadım. Zira artık beynim de fikimle birlikte zonkluyor, kulaklarım uğulduyordu. Bu gudubet herif aşk yuvamıza sinsi bir yılan gibi sokulmuş, Nalân’ı elimden almaya çalışıyordu. Üstelik başarıyor muydu ne? Birlikte kalkıp sık çalılıkların olduğu bölgede gözden kayboldular. Kendimden geçmiş bir halde peşlerine düştüğümde öfkeden taşlaşmış barrağım sanki kederli yüreğime yaslanmış, onu burktukça burkuyordu. Çalıların araladığımda gördüğüm manzara karşısında donakaldım! Aman Tanrım!.. Şeytanın meleği bafilemesiydi sanki bu!.. Nalân’ı domalmış inler vaziyette görünce yüreğim dağlandıkça dağlandı. Çıkarıp ufak ufak sıvazladığım barrağım daha bir basınçla zonklamaya başladı. Ve sonunda, benim hıçkırıklarım onların orgazm çığlıklarına karıştığı sırada, göz yaşlarım yanaklarımdan, atmıklarım parmaklarımdan aşağıya süzülüyordu…

Nalân… Nalân onun gerçek adı değildi. Bu olaydan sonra ona yirmi yıl önce ölen kedimin adını takmıştım. Belki onu anarken yüreğimdeki başka bir yarayı deşerek onun açtığı yaranın acısını hafifletirim diye… Fakat nafile… O her aklıma gelişinde şahlanan barrağımı uslandırmak için mütemadiyen çektiğim otuzbirler bedenimi bitap düşürdü. Güçsüz vücudum zatürriye oldu. Otuzbirde ısrar edince zatürriye vereme, verem de sulu zatülcempe dönüştü…

Nalân… İşte buradayım. Senin umursamazca domaldığın bu büyülü mekanda son otuzbirimi çekmeye geldim. Biliyorum, hasta yüreğim bu heyecana dayanamayacak. Biliyorum bu son sıvazlayışımda fikimin mengenesindeki yüreğim aniden duracak. Ve ben bu kutsal topraklarda ruhumu teslim ederken son nefesimde senin o bembeyaz kaseni düşünüyor olacağım.

Ey cenazeciler!.. Cesedimi burdan kaldırmayınız!.. Bırakınız bu toprakta çürüyeyim… Bırakınız cansız fikimi Nalân’ın dam sularıyla yıkanmış solucanlar kemirsin!..

Nalân… Ben artık göçüyorum… Ve şunu bil ki öbür tarafta çevremdeki hurilere aldırış dahi etmeden fikim elimde seni bekliyor olacağım…

mastder şubat 99

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir